Ahıska Şehri, Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Posof İlçemize sınır teşkil eden, Gürcistan toprakları içinde yer alan, çok eski bir Türklük yurdunun Merkezi…

Abastuban, Adigön, Aspinza, Ahılkelek, Azgur ve Hırtız gibi kasabaları ve bu kasabalara bağlı 200 kadar köyü varmış…

Ahıska, Türkiye sınırına 15 km, Posof´a 29 km mesafede bulunmakta…

Posof´un Kol, Aşıkzülali, Günbatan ve Kurşunçavuş köylerinden çıkıp birleşen suların oluşturduğu Posof Çayının iki yakasında yer alan Şehir, karayolu ile Tiflis, Batum ve Türkiye´ye bağlı…

Ayrıca batıda Türk sınırının çok yakınına kadar uzanan bir Demiryolu, Ahıska’yı doğudan Tiflis´e bağlıyor…

&

Hani bazı filmlerde izlediğimiz olayları abartılmış buluruz. ‘hadi canım bu kadar da olmamıştır!’deriz ya. Olmuştur. Buna inanmak gerekir inanın olmuştur.

Bizler Nazi Almanya’sını iyi biliriz. Trene bindirilmiş insanların kamplara götürülüşleri defalarca filmlere konu olmuş, izleyenlerin belleklerine yerleştirilmiştir Yazacaklarımı ancak tarihi iyi bilenler, oralarda yakınları olanlar ve bir şekilde ilişkisi olanlar bilirler ve içleri yanar. Düşünebiliyor musunuz?

1944 yılında Stalin bir emir veriyor. İki saat içinde Ahıska Türklerini tren vagonlarına bindiriyorlar. Nereye gittiklerini, ne olacaklarını hiç biri bilmeden, gidecekleri yere kadar vagonlardan indirilmeden uzun çok uzun bir yolculukla; orta Asya’ya sürülüyorlar. Nerelere gidiyorlar derseniz: Kazakistan, Kırgızistanve Özbekistan…

Allah insanı evinden barkından etmesin. Bir şekilde bir tayin ya da başka bir şehirde isteyerek ya da istemeyerek ama tüm özgür haklarınız elinizde olduğu halde gittiğinizde tokat yemiş gibi oluyorsunuz. Eskilerinizi evinizi, bakkalınızı sokağınızı komşularınızı özlüyorsunuz ki bu sizin tercihiniz. Yeni bir hayat diye gitmişsiniz. İstediğiniz zaman dönebilirsiniz.

Ya onlar! Nereye gittiklerini, gidip gidemeyeceklerini bile bilmiyorlar. Başlarına ne gelecek! Çocukları nerede? Anne babaları nerede…  Ne olacak?

Yol uzundu. Çok zordu. Çok soğuktu. Yolda insanlar bu kadar ağır şartları kaldıramıyorlardı. Ne oluyordu peki. Hastalara bakılıyor muydu? Çocuklara, yaşlılara farklı mı davranıyorlardı? Hayır. Onun içindir ki binlerce insan yollarda öldü. İçiniz ağladı değil mi? İçi ağlar mı insanın? Ağlar nasıl ağlamasın. Yüreğiniz yanıyorsa ağlar…

Peki, neden olmuştu bu sürgün onların suçları neydi? Ne yapmışlardı da böyle bir zulme maruz kalmışlardı. Suçları yaşadıkları yerlerdi. Suçları Türk olmaktı. Çünkü Stalin onların yaşadıkları topraklara göz dikmişti. Karadeniz Kıyıları Türklerden temizlenecekti. Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri o topraklardaydı ve toprakları ellerinden alınacaktı bunun için onların oralardan gitmesi gerekiyordu. Ne yazık… Bakın bir yerde aynen şöyle yazıyor.

Bu sürgün Stalin’in Karadenizkıyılarını Türklerden temizleme operasyonunun bir parçası olduğu Sovyetler Birliğidağıldıktan sonra açıklanan arşivlerde ortaya çıkmıştır. Aynı kaderi paylaşan Kırım Tatarlarıve Ahıska Türklerinin bu hazin sürgününde binlercesi yolda öldü.

Kelimesi kelimesine böyle yazıyor. Bir başka yerde de yine böyle bir yazı var:

14 Kasım 1944 tarihinde, 86 bin Ahıskalı Türk Sovyetler Birliği lideri Stalin ve Beria’nın emriyle vatanlarından Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’a sürgün edilmişti. Bir ay süren sürgün sırasında 17 bin Ahıskalı kadın, çocuk ve 2. Dünya Savaşı’ndan dönen yaralı gaziler; soğuk, hastalık ve açlıktan hayatını kaybetmişti.

Burada bir başka hazin noktada şöyle: 40 bin Ahıskalı Türk, bu sürgünden önce, Sovyetler Birliği ordusunda; Nazi Almanya’sına karşı savaşmış ve bu savaşta 26 bin şehit vermiş.10 bin kişi sakat kalmış.Yaşayanlar yani savaştan sağ çıkanlar Vatanlarına dönmüşler ve vatansız kalmışlar.

Bu nasıl bir kader! Bir acı durum daha var. Bazıları sürgünden sonra dönebilmişler vatanlarına. Hasretle, ailesine kavuşacağının heyecanı ve sevinciyle evine dönenler yakınlarını bulamamışlar. Hepsi sürgüne gitmiş. Anaları yok, babaları yok, eşleri çocukları yok. Kimse yok. Evlerinde başkaları oturuyor. Kiminin evinde Ermeniler kiminin evinde gürcüler. Bir evlerine bakmışlar birde Rusya’nın savaşta gösterdikleri başarılardan dolayı verdikleri madalyalara bakmışlar. Ne yapmışlardır sizce? Ağlamışlardır.

Gerçi madalyası olan gazilere ne olmuştu? Askerler gelip iki saat içinde meydanda toplanın hiçbir şey yanınıza almayın dediklerinde madalyalarını gösterenlere herhalde gülmüşlerdir. Haydi yoluna… Hayvan vagonlarına ve vagonların kapakları sadece ölüleri atmak için açılan bir – bir buçuk aylık yolculuk. Of… OF.

Her vagonda en az iki yüz kişi. Ayakta dizildiklerinde üst üste olan bu insanlar nasıl geçirdiler o bir ayı – bir buçuk ayı?

Hayvan vagonlarında süren yolculuk esnasında soğuktan, hastalıktan ve havasızlıktan yaklaşık 18 bin insanın hayatını kaybetmiş.

Evleri, tarlaları, hayvanları devlet tarafından ellerinden alınmış.

Ahıska Türklerinin sürgün edildikleri yerlerde toplu olarak yaşamalarına izin verilmemiş.

Seyahat etmeleri yasaklanmış.

Ahıska Türklerini okuyunca bir kez daha anladım ki: o bölgede acılar çok fazla. Dedem Dağıstan’dan Rus zulmünden kaçmış. Biz çocukluğumuzdan beri onu bilirdik. Ama tek Dağıstan değilmiş ki bu zulmü yaşayanlar. Tarih sizlere bir şeyler anlatırken içinizin de acımasını sağlıyor. Nereye bakarsanız bir acı ile karşılaşıyorsunuz. Bir başka alıntıyı aktaracağım sizlere:

İkinci Dünya harbinin patlak vermesi, bu harbe Rusya’nın dâhil olmasıyla birlikte 1938–40 yıllarında Ahıska ve çevresine, Türkiye’ye mücavir sınırın korunması adı altında, on binlerce Sovyet askeri yerleştirildi.

1940 yılına kadar hiç askere alınmayan Ahıskalı lar’dan birden bire 40 bin civarında kişi Alman cephesine sevk edildi.

Askere sevk edilenlerin kız, gelin ve çocukları Borcom’a demiryolu inşaatında çalıştırdılar.

1944 yılında Borcom’dan Vale’ye döşenen 70 kilometrelik demiryolu yapımında binlerce Ahıska Türkü kötü koşullar sebebiyle hayatını kaybetti.

Kaynaklardan öğrendiğimiz bilgilerden anlaşılıyor ki; Ahıska Türklerinin sürgün edilme düşüncesi Rus yöneticileri tarafından 10–15 yıl öncesinden planlanmaya başlanmıştır.

Çünkü 1921 yılından sonra komünist Sovyet yönetimin, Abhaz, Asetin ve Acarlara Özerk Cumhuriyet kurma hakkı tanırken;

Ahıska Türklerine bu hakkı tanımaması; 1930’lu yıllarda halkın lideri durumunda olan binlerce aydın ve din adamının hapse atılması;

1940 yılına kadar diğer özerk Cumhuriyetlerden askere adam alındığı halde, Ahıskalı lar’dan askere alınmaması.

Rus-Alman Harbi’nde 40 bin civarında kişinin Alman cephesine gönderilmesi ve geri kalan kadın ve ihtiyarlara da demiryolunun yaptırılması gibi olay ve uygulamalar gösteriyor ki, sürgün olayını daha önceden hazırlanmış bir planı tam istedikleri bir anda gerçekleştirmişlerdir.

Devam edeceğim. O kadar çok yazılacaklar var ki ben ancak ayıklayarak aktarabiliyorum.

13 Kasım 1944 yılında yollar, köprüler v.s. gibi tesisler halka tamir ettirildi. 14 Kasım 1944 günü, gece saat 12.00’de, daha önce sınıra takviye amacıyla yerleştirilmiş olan on binlerce Rus askeri, silahlarıyla Türklerin evlerine girdiler. İki ya da Dört saat içerisinde kamyonlara doldurulan mazlum ve çaresiz Türk insanı demir yoluna getirildiler.

Diğer taraftan bu sırada yüzlerce Ahıskalı aile ise, her türlü riski göze alarak, Rus askerleriyle çarpışarak, onlarca şehit verme pahasına Türkiye’ye geçmeyi başardı. Bu aileler halen Ağrı, Muş, Kırıkhan, İnegöl, Bursa, Ankara, İstanbul ve diğer yerleşim birimlerinde yaşamaktadırlar.

Yazmıştım ya içim ağlıyor. Siz bu yazıları okuduğunuzda içiniz ağlayacak buna inanın.

100–120 bin civarındaki Ahıska Türkü, kara kış gününde yük vagonlarına koyunlar gibi doldurularak kapılar kilitlemişler.

Yer gök Allah-Allah haykırışlarıyla inliyormuş.

Ağlama, sızlama ve hıçkırık sesleri kulakları sağır ediyormuş.

Vagonlar Hazar Denizi’ne yaklaşmaya başlayınca, bu insanlar kendilerinin denize döküleceklerini sanmışlar.

Azerbaycan yöneticileri, Ahıskalı ları Azerbaycan’da iskân etmek istemişler.

Ancak Stalin’in kararı kesinmiş.

Azerbaycan yöneticilerini kurşuna dizmekle tehdit etmiş.

Üç gün sonra vagonlar tekrar Urallar Bölgesi’ne hareket etmeye başlamış.

Ural Dağları’nın soğuk havası birçok insanın hayatına mal olmuş.

Vagonlar hayvan vagonları olduğu için ısıtma sistemi yokmuş.

Tuvaletsiz, susuz, dışarıda -15 – 20 derece soğukta yolculuk yapılmış.

Rus askerleri her istasyonda vagonları açmış.

Açlıktan, soğuktan ve hastalıktan ölenleri trenlerden dışarı atmışlar.

Tren kapıları günde bir kez açılıyormuş.

Erkeklerin gözleri önünde utandıkları için tuvalet ihtiyaçlarını yapamayan kadınların idrar keseleri patlayarak ölenler olmuş.

Bir buçuk ay süren yolculuk sonunda Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a dağıtılmışlar.

Bütün bunları anlattıktan sonra sizlere birazda Ahıska’nın nasıl bir yer olduğunu anlatmak istiyorum.

Ahıska, Osmanlı zamanında bir eyalet merkezi olduğu gibi aynı zamanda bilim ve kültür merkeziymiş.

Ahıska medreseleri şöhretliymiş.

Buralardan birçok din âlimi ve hoca yetişmiş.

Bir başka yerde bu sürgünü yaşamış birinin anlatısını okudum.  Sizlere aktarmak istedim.

“Kimi öküz arabasıyla kimisi trenlerle gitti. O tren vagonlarının içinde bir titreşim bile olamazdı. Yaşlılar hastalar biz böyle mi gideceğiz diye soruyorlardı kendilerine. İlk olarak Bakü’de durduk. İlk orada yemek yiyebildik. Ural dağları boyunca 1 ay 25 gün boyunca gittik. Kimse çıt çıkaramazdı o trenlerde. Hastalar yolda öldüler hep. Onların cenazeleri gömmemize bile izin vermezlerdi.

En azından nerede gömülü olduklarını bilmek isterdik. Birisi öldü mü mezara filan gömmeden trenin kapısından atıverirlerdi cesetleri. Biz de ölen oldu mu saklardık, görevliler geldi mi belli etmezdik. Hasırlara sarıp saklardık. 15 gün böyle ceset sakladığımız olmuştu.

Çok soğuktu. Tuvalet ihtiyaçlarını bile tren içinde giderirdi insanlar. Böyle berbat koşullarda götürdüler bizi. O koşullarda doğum yapanlar da oldu. Bizi Tacik köylerinden birine yerleştirdiler. Biz onların dilini onlar bizim dilimizi anlamazdık. Özbekler de çok yoksuldu. Onların dilini bilmiyorduk ama zamanla Tacik dilini de öğrendik.

Bizim çıktığımız yerle sürgüne gönderildiğimiz coğrafya birbirinden çok farklıydı. Biz birçok şey ekerdik. Özbekistan’da sadece pamuk yetişiyordu… Biz pınar suyu içerek yetiştik, her dağın taşın altından soğuk temiz su çıkıyordu. Özbekistan’da böyle bir doğa yoktu. Öyle bir coğrafyadan Özbekistan’a gidince o iklim şartlarına alışmak çok zor oldu. Devlet bir yasa çıkarmıştı. Muhtarın izni olmadan ilçe merkezine gidilemiyordu. Bir ilçeden bir ilçeye gitmek zaten yasaktı.

Ahıska bir cennetti anlatılamaz. Her yer yeşillikti her yerden su çıkardı. Bizim gittiğimiz yer gerçek anlamda bir çöldü. Ayağımızı bastığımız yer yanıyordu. Zaten ayakkabımız çorabımız dahi yoktu.

Ahıska bölgesi, tarihî bir Türk vatanıdır. (alıntı)

Bölge sakinleri, yüzyıllardan beri burada yaşamaktaydı. Daha önce Safevî Türkmen Devletine tâbi olan bu bölge, Osmanlı ordularının Şark Seferleri sırasında, 1578 yılında Türkiye’ye dâhil edilmiştir.

1828 Ağustos’unda Rusların eline geçen Ahıska bölgesi, Çarlık devrinin nüfus kaydırma politikasıyla Ermeni iskânına sahne oldu. 1917 yılında Çarlık yıkıldı. Fakat Gürcü asıllı Stalin’in ikinci adam olduğu Kızıl Sovyet yönetimi de Türkiye’ye bırakmayarak 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması’yla burayı Sovyet Gürcistan’ına bağladı.

Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta var: Ahıska şehri çok eski bir Türklük bölgesidir. 1828 yılında Rus esaretine düşmüş, 1921 yılına kadar aralıksız Rus esaretinde kalmış, bu zaman zarfında birçok savaşa sahne olmuştur. Bu zor şartlar altında Müslüman ahali Anadolu içlerine doğru göçe başlamıştır. Diğer taraftan şehir dışarıdan gelen Ermenilerin yerleşmesine sahne olmuştur. Buna rağmen yüzyılın başında buradaki nüfusun ekseriyeti Türklerden meydana gelmekteydi.

Ahıska’nın geçmiş tarihini de incelediğimizde:

Milâttan önceki çağlarda Hurriler, onları takiben Urartular, Kimmerler ve Sakalar buralara hâkim olmuşlardır.

Yukarı Kür ve Çoruh boylarıyla Ahıska bölgesinin Türklük tarihi, çok eski asırlara dayanmaktadır. Son Kıpçakların, Gürcü Kralının davetiyle gelip yerleşmesinden yüzyıllarca evvel buralarda Kıpçak ve Bun-Türklerin yaşadığına dair ciddî haberler vardır. Doğu seferine çıkan Makedonların ünlü kralı İskender, MÖ IV. yüzyıl sonlarında Kafkasya´ya geldiğinde, ona karşı çıkan kuvvetli bir Türk varlığının olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar, Kıpçak ve Bun-Türk adıyla anılmaktadır. Kun akınları sırasında batıya doğru sürülen Alan unsurları, bu bölgeye gelmişlerdir. Romalıların Güney Kafkasya´ya hâkim olmasıyla, Alanlar da geldikleri ülkeye, Kuzey Kafkasya´ya dönmüşlerdir.

Bölge, VI. yüzyılda İranlılar, Hazarlar ve Bizanslılar arasında el değiştirdi. Hazarlar, Kafkasya coğrafyasında çok büyük rol oynamışlardır. XX. yüzyıl başlarına kadar varlığından haberdar olduğumuz anadili Türkçe olan, aralarından âşıklar yetişen ve halk tarafından çufut denilen Musevî unsurunun, Hazar hatırası Karaimler olduğu söylenebilir.

Tarih boyunca insanlara çok eziyetler edilmiş. Bazı liderler gelmiş, bir şekilde bir kısım insanları hedef olarak tespit etmiş ve onlara dünyayı dar etmişlerdir. Bunların sebepleri zamanla o kadar basit hale gelir ki. Zamanla dememdeki asıl amaç ortada tarihi değiştirecek kadar önemli bir mesele varsa o zamanda önemlidir şimdi de. Ama bu insanlar bilinmeyen nedenlerle bazı insanlara eziyet etmişler. Tarihte vicdan olmaz diye bir söz yoktur. Tarihte mantık var mıdır diye bir söz var mıdır? Elbette vardır.

Biz Türkleri yabancılar her zaman barbarlıkla suçlamışlar. Bizler kimleri evlerinden apar topar toplayıp trenlere böyle insanlığa sığmayacak şekilde yuvalarından koparıp ölümüne yola çıkardık.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldığı zaman bir tek esir almış mı, bir kişiye eziyet etmiş mi? Hatta dükkânlarınızda aynen oturacaksınız. Evleriniz evlerinizdir, işiniz devam edecektir, dememiş midir?

Bizler tarih boyunca zalimliğin çok karşısında olmuş bir milletiz. Dünyanın neresinde olursa olsun bir çocuk ağladığında bizim burada en katı erkeğimizin içi sızlar. Biz mi barbarız?

İnsanlar arasında ırk, din, renk, yaş, cinsiyet ayırımı yapmadan sevgi, saygı, dostluk duygularını geliştirmek, insanın insan olmak haysiyeti ile sahip olması gereken hakların hepsine İnsan Hakları denir.

24 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü’nün öncelikle amacı dünyada barışı ve güvenliği sağlamaktı. 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Örgütü “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”ni kabul ve ilan etti.
İnsan Hakları Beyannamesi 30 maddeden oluşmuştur. Bu beyanname insana değer veren, özgürlük, eşitlik tanıyan duyurudur.

Bizim liderlerimiz farklıdır. Bizler insanı tanırız biliriz. İnsanları dinlerine, dillerine ve renklerine göre ayırt etmeyiz.

Mevlana derki:

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kâfir, ister Mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeliyiz,
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeliyiz biz…
Beri gel, beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.

Bizim liderlerimiz bile savaşı ve barışı iyi bilirler. Mustafa kemal Atatürk bu vatanı bir avuç insanla karşı taraftakilere eziyet ederek düşmandan kurtarmadı. Bizim olanı onların elinden aldı. Üstelik asla insanlık dışı bir şey yapmadan…

Biz farklıyız. Biz Türk’üz.

Atatürk için yazılan birkaç satır:

Sömürgecilik ve emperyalizme karşı çıkmış ve dünya Ulusları arasındaki anlayışın sürekli barışın öncülüğünü yapmış, bütün hayatı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği içinde insan haklarına saygılı bir lider olmuştur.

Şimdi lütfen başka liderlere bakın birde bizim liderlerimize bakın…

“Toplumu gerçek amacına, gerçek mutluluğuna ulaştırmak için iki orduya gerek vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri ulusun geleceğini yoğuran bilim ordusudur. Bu ordulardan her ikisi de aynı derece gerekli, kıymetlidir, her ikisi de hayatidir. Ancak bilim ordusunun kıymet ve kutsallığını anlatmak için şunu söyleyeyim ki, bilim ordusu, ölen ve öldüren birinci orduya, niçin ölüp, niçin öldürdüğünü öğreten ordudur.”

Mustafa Kemal Atatürk

Ben bir yazar olarak, anne tarafından atası Dağıstan’dan gelen biri olarak artık oralarda kavga olmasın istiyorum. Huzur olsun istiyorum. Bunun için dua ediyorum. Ve yazıyorum. Benim gücüm bu kadarına yetiyor…

 

 

Nazan Şara Şatana

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here